Bugün neler olmuş ?

8 Ekim 2017 Pazar

"Blade Runner 2049" 35 yıl sonra (sansür) !

   Bıçak Sırtı'nı taa doksanlarda izlemiştim (o zaman memleketime filmler on yıl sonra bile gelebiliyordu). İzler izlemez de çarpılmıştım. Video çıkınca (önce beta sonra vhs) kasedini, VCD çıkınca siidisini, DVD çıkınca diviidisini almış arşivimde durdukça arada bir izlemiştim. (şu anda Director's Cut 1080p dosyası iki ayrı harici diskte yatıyor). Bünye bilimkurguya hasta ya ! Dedim "ben bunu bir yerden hatırlıyorum". Meğersem Filipdik'in "Androidler Elektrikli Koyun Rüyalarlar mı ?" öyküsünden apartılmış. Öykü güzel de Raydli Reis öyle bir film çekmiş ki, o zamanlar bildiğiniz afallamıştım. O devamlı yağmur yağan klostrofobik şehir (ki Finçer'in 7'sine aparttığı bir ögedir), distopik mimari (Atari piramitleri !), aksamayan bir senaryo, en küçük detaylarda (neydi o acaip conivolkır viski şişesi !) işleyen süpersonik bir sanat yönetimi. Neyse Bıçak Sırtı'nı emeklilikte bir kez daha yazarız. Konumuz 2049 sürümü.
   Denizvilenöv (bilmem doğru mu telaffuz ettim), Raydli reyisin fazla gerisine düşmemiş (burada da Atari var). Rikdekart'ın Reyçıl'dan olan bebeğinin peşine düşüldüğü ("Do Androits Give a Birth ?"), bu kez 2049 model bleydrannırlardan "K" (rayıngasling)'nın (ki güzel canlandırmış karakteri) döktürdüğü, mekan betimlemelerinde (nasıl karamsar, nasıl kötümser (kömkötümser), nasıl islisislipispuslu bilemezsiniz !) ilkini aratmayan, aksiyonu gereksizce ön plana çıkartmamış (asılnda klasik holivut janrlarına uysalar pekala yapabilirlerdi (iyi ki de yapmamışlar)), derli toplu bir iş çıkarmış (ne uzun cümle oldu bu (bi daha Yözdil gibi kısa cümleler kuracağım). Yaratıcıya ulaşma sorusu gibi felsefi göndermeler yok ama yine de insanı düşündürüyor.
   "K" Deyvidbatista'yı pataküte dövünce (ilk sahnelerde) daha üst bir model olduğunu anlamıştım (ilginçtir "o da bunun farkında"). Co (upgrated "K")'nun sanal arkadaşının üstüne basılıp öldürülünce (işte bu cümleleri çözebilmek için filmi görmelisiniz) bildiğiniz üzüldüm (Blackmirror'u 4göz bekliyoruz ! (bu da bilimkurgu meftunlarının anlayacağı bir cümledir (değilseniz boş yere anlamaya çalışmayın)). Herisınford 35 yıldan sonra iyi koşturuyor, Reyçıl'ın replikasını nasıl canlandırdılar çözemedim (Şuunyang baya baya yaşlandı çünkü). Filmde Elvis, Sinatra ve Marlinmonro dahi var (ama nasıl var !).  Velhasıl; film izlenecek film olmuş. Gidin izleyin, pişman olmazsınız.
   Benim derdim başka. 
   Filmde sansür var. Hem de hiç olmayacak bir şekilde, izlenince sinefilin gözüne batacak şekilde, doğrudan, hiç utanmadan arlanmadan, kör gözüm parmağına sansür var. Fragmanlarını izlediyseniz bileceksiniz "K" ve "Luv" merdivenlerden inmektedirler. Yanlarında şirketin mamullerinin ham halleri sergilenmektedir (esnaf vitrini). Bu mamuller ham olduklarından ve insan formunda olduklarından, çıplaktırlar. İşte, ahlakımızın bekçileri bu çıplaklığın ahlakımızı zedeleyeceğini düşündüklerinden bu sahneyi (flulaşma, bulanıklaşma) pahasına zumlamışlar, sonraki bir iki sahnede de aynı haltı yemişlerdir. Dağıtıcısına mı (kestirme, rezil rüsva ettirme filmini ve +7 yerine +13 koy, 2bin bilet az sat filmini bozma !) kızayım, sansürcülere mi (akrep sokar, fıtratı budur arakolpa niye kızıyorsun ?) bilemiyorum. Ama, ahlakım çıplak insan bedeni görüp bozulacaksa (ensest, çocuk istismarı, kadın cinayetleri işte bu yüzden pik yapıyor, hep çıplaklıktan) s.kayım öyle zayıf ahlakın en mahrem noktalarına filmin kesilen sahnelerini... Kalem pespayeleşiyor ama tutamıyorum kendimi. Bakalım daha neler göreceğiz ? Güzel günler göreceğiz demeyi çok isterdim ama diyemiyorum. "Niye Yaradan sizi (siz üstünüze alınmayın sakın !) çıplak insan bedeni görmekten bozulacak kadar zayıf bir ahlakla donatmış ?" diyorum.

"Algı Kalesi" Felsefi, Bilimsel Edebiyat !

   Gecenin bir yarısı (uykular kaçınca) başlandı, beş saatte bitirildi (190 sayfa). 
   19.Yüzyıl sonlarında (1873) bir meyhanede başlayan kitabımız, Sayın Karakuş'un son sayfalara doğru (S.163) okura "Hafazanallah ! noooluyoruz !" çektirerek zihne atılan taklalarla birlikte meçhul bir menzilde bitmektedir. Konuyu yazamam (çünkü daha bir altı üstü çizilerek okunacaktır).
   Kitapla hemhal olanların derhal içine dalacakları bombastik fantastik bir fikri (ama ne fikir !) vardır. 190 sayfanın içine felsefe ve bilim de mebzul miktarda yerleştirilmiştir. Nedir : okuru korkutmayacak ve hap gibi bilgilerle, birtakım "hafif" felsefi yorumlar güzel güzel konuya yedirilmiştir. 
   Kahramanların tasviri (Akil dışında) biraz zayıftır. Edebi yön aslında biraz zayıftır. Buna karşın çok güçlü bir kitaptır. Sonlara yaklaştığınızda; yazma edimi, karakter çalışmaları, okuma işi (iştir o !) konusunda daha bir donanımlı olacaksınız (kesin bilgi, yayalım !).
   "Schadenfreude" diye bir söz ve kavram var misal. Öğrendiğimden beri malumatfuruşluk depoma attım ve kullanırım. Digemkârlıktan mıdır nedir fakirde hiç yok bu duygu. Kısaca "yakınlarının başına gelen felaketlerden gizli gizli sevinme hissi" diyebiliriz. İşte kitabın bir yerinde Sayın Karakuş bunun neden olduğunu bir güzel açıklıyor. Açıklamayı okuyunca "Aaa ben bunu nasıl akıl edememişim." diyorsunuz. Bunun gibi hem aydınlatan, hem de sorular sorduran (tehlikeli zaar !) bir kitaptır. 
   Sayın Karakuş'un fotografisini bulamadığımdan; aşağıya kendisiyle yapılmış ve oldukça aydınlatıcı bir röportajının bağlantısını koyuyorum. Şahsını merak edenler, bırakın kendisiyle söyleşir gibi olsun (belki zihinde bir foto oluşur !).
   Bibliyofillerin (şanjanlı kitap eklerinde fazla reklamı yapılmadığı için pek bilinmeyen, değeri bilinmediğinden satışı yüksek olamamış) yakın durması gereken bir kitaptır. Iskalamayınız...

Holivut mu ölüyor, fakir mi değişiyor ?

    Hep değişiyoruz. Herşey her zaman değişiyor.
   İflah olmaz sinefilim. Ana Babacığım beni (o eski yüksek tip) bebek arabasıyla Vefa Açıkhava Sinemasına taşıdıklarından beri böyle bu. Efekt ve bilimkurgu hastasıyım (taa starvorslardan (ne starvorsu ! Uzay Yolu ve (daha yenisi) Uzay 1999'dan beri)). İçinde yaşadığım zaman ve mekan mı bayıyor, yoksa çocukluk travmalarım mı var (orası kafa doktorlarının işi (hoş o bölgelerde doktora ihtiyacım yok gibi görünüyor)) bilmiyorum ama normalin üstünü hareketli görmek; bünyede hoş reaksiyonlar yaratıyor. 
   Son yıllarda (bir onbeş yıl kadardır) sinema beğenime bir haller oldu. Ya tavşanın suyunun suyunun suyunu içmekten ikrah geldi yahut ruh yaşlanıyor. 
   Malum; sinemada normal üstü bilimkurgu bölgesi holivut tarafından parsellenmiştir (Tarkovsky, Viktorov izleyemeyen düz sinefil için). Bu esnafın işlerinin bazı standartları vardır. Yıllardır kurufasulye satar. Arada pastırmalı olur, bazen gemici fasulyesi olur, pilaki olur, piyaz olur ama hep kurufasulyedir sattığı...
   Son yıllarda bir süper kahraman damarı yakaladılar. Ekmek de iyi. Çok güzel gişeleri var, istihdamın kralını yükleniyor (bir Marvıl filminin yazılarını sonuna kadar izleyin. Ortahalli bir kasaba kadar çalışan var). Ama neticede sattıkları kurufasulye...
   Son onbeş günde üç tane holivut filmi izledim (afişleri yukarıda) bana tek faydaları : zamanı ezmek oldu. Nedir : sinemadan istediğiniz zaman geçirmekse kurufasulye yenir. Ama "filmi bitirdikten sonraki ben başlarkenki ben olmasın" diyorsanız başka kapıları çalıciiz efem.
   Daha geniş zamanlarda bu konuda daha geniş ahkam kesebilecek olan kulunuz fakir çekilir...

1 Ekim 2017 Pazar

"Zemberekkuşu'nun Güncesi" Murakamik Roman.

 
   Sen ne çektin Toru Okada !
   Kedin kayboldu, karın terketti, yüzünde mavi lekeler çıktı, garip sağaltıcı güçlere sahip oldun, işinden ayrıldın, kör kuyuların dibinde merdivensiz kaldın, pek bir egzantrik arkadaşların oldu, çok gıcık bir kayınbiraderin hışmına maruz kaldın. Yine de efendiliğini bozmadın.
   700 sayfaya yakın (693 sayfa). Uzunluğu gözünüzü korkutmasın, bir başlayınca sular seller gibi akıyor kitap. Malta, Girit, Tarçın, Muskat gibi yan karakterler (evet bunlar karakter isimleridir) pek şenlikli yazılmış. Esrarengiz olaylar, Japon tarihi, aforizmalar, hayat hakkındaki tespitler gırla gidiyor.
   Hayatımın yolculuklu bir döneminde okumama karşın (bu gibi zamanlarda hayat kimi zaman edebiyatın önüne geçebiliyor) hiç kasılmadan, bayılmadan sonuna kadar merakla kıraat ettim. Sonunda cevaplanmamış sorular, havada kalan durumlar olsa da pek sevdim.
   Bir iki kitaptan sonra eski bir eldiveni giyermişçesine benimsediğim Murakami tarzı roman, fakiri yine hayalkırıklığına uğratmadı. 
   Cesametinden korkmayın yakın durun !

19 Eylül 2017 Salı

"Yere Düşen Dualar" Maaş Baremimin Üstünde.

 
   Çok ödülü var. Sıkı bir kitapkurdu dostum önerdi. Liberasyon'un kitap ekine kapak olmuş (pek örneği yoktur). Bayan Kaygusuz'un şık fotoğrafları var. Ekşide bir negatif yorumu yok (pek örneği yoktur).
   Risk alıyorum.
   Hiç beğenmedim...
   Baştan dedim "ha burası Bozcaada !" sonra dedim "yok Gökçeada !" en sonunda "bilmiyorum" dedim. Neticede : bir adadaki kütüphane memuru. İyi, gerçeğini gördüm ben bunun. Babası ölecek : "E bunu da neredeyse on yıl yaşadım.". Aforizmalar, metaforlar gırla. Hayali evrenler, kasaba boğuculuğu, bilinçaltı ögeler, falcı çingeneler, tumturaklı betimlemeler, sosyolojik eleştiriler, psikanalitik faktörler, her bir şey tamam. 
   Ama (bence) samimi değil. 
   Fakir son günlerde Kemal Tahir, Orhan Kemal romanlarına pek sardı ya böyle yüksek edebiyat paralayan lise terk kütüphane memurları pek gerçekçi gelmiyor. Ya da benim maaş baremimin üstündeki bir creme dö la supreme edebiyattır, benim havsalama beğenime iki numara büyüktür. Olabilir, olsundur. Ben Orhan Kemal'in karakterlerinin konuşmalarını, Latife Tekin'in köşeli anlatımını, İhsan Oktay Anar Bey'in (Bey dir O !) havsalasını (o da havsaladır hani), Yaşar Usta'nın betimlemelerini, Murat Menteş'in koşuşturmalarını, Bay Serbes'in argosunu, Canıtez'in mizahi gözünü ve buna benzer şeyleri seviyorum. 
   Yine de bu kadar insan yanılmış olamaz ! Ben de bir iki kitabını okuyup sevmeye çalışıciiim. Bakarsınız olur.

18 Eylül 2017 Pazartesi

"Batı'ya Yön Veren Metinler" Bayan Alatlı'dan Kırkyama bir dörtleme.

   Şimdiye kadar külliyatını okumuş olmakla övündüğümüz Bayan Alatlı, (damat kontenjanından da olsa) güce yakınlaştığından (yoksa karanlık tarafa mı geçti diyelim) kelli okumalarımıza mazhar değil (çok da umurundaydı sanki (kaç USD maaştı o ?)). 
   Buna mukabil dört ciltlik pek iddialı bir seriyi görünce "en azından birini okuyalım" saikiyle oturduk başına. Birinci cildin başında, şimdiye kadar okuduğun en "hap gibi" musevilik tarihiyle karşılaşınca pek sevindim. Dedim : böyleyse çabucak okunur bu. 
   Kazın ayağı öyle değil Arakolpa !
   Tevrat'tan başladık, Assisili Aziz Fransis'in yazdıklarıyla bitirdik. Arada Eflatun (Platon), Aristo (teles), Thomas Aquinas, Plutharkhos, Yaşlı Pliny ve yazmaya üşendiğim daha onlarca önemli karakterin yazdıkları "kopyala yapıştır" yöntemiyle ardarda dizilmiş ve bir iki kelamla ne yazdığı açıklanmış. Birinci cilt böylece bitmiş. 
   Fakir sonrakilerine hallenmedi bile. Aşağıya da şöyle bir foto koyayım ki, okuma şevkiniz artsın.

"Televizyon Üzerine" Bourdieu'nun Dedikleri !

   Piyerbordiyö, günümüzün en önemli sosyoloji kuramcılarından (dı). 
   Kendisinin Kolejdöfrans'ta televizyon üzerine verdiği iki dersi kitap haline getirmiş YKY (taa 2007'de). 105 sayfacık bir kitapçık olmuş. Bay Bordiyö, gayet akademik bir insan. Kibar. Çomarlara kemik atmıyor. Diyeceklerini tane tane, acele etmeden, manipülasyonsuz, arkaplanına uygun, bilimsel temeller üzerinde söylüyor. Hâl böyleyken bok'a bok deyince, söylenecek bir şey kalmıyor.
   Kitabın ilk bölümü sansürü, son bölümü televizyonun diğer görsel iletişim araçlarıyla (özellikle gazetecilikle) olan rabıtasını irdeliyor. Bu yazılanlar (söylenenler) içinde (artık) çoğumuzun gecelerini karşısında geçirdiği (iyi ki 2009'da bırakmışım) aptal kutusunun (bilimsel olarak) gizli bir "itin mahrem yerlerine duhûlü" mesajları vardır ki; anlamasını bilene evlere şenliktir. Misal : Usta diyor ki : "kişi ne denli entellektüel yetkinliğe sahipse televizyonun bir "araç" olarak onu kitlelere ulaştırması o kadar olanaksızdır" ya da tam tersi. 
   Ağır akademik üslubun altındakileri çözebilirseniz tadından yenmez. Ama Çevirmen Turhan Ilgaz'ın usturuplu önsözünü (çizme altını krom ! ön söz değil önsöz) okumazsanız olmaz (özellikle televizyon okuyanlar kaçırmamalıdır).
"Türkiye, gelişmiş bir demokrasi olmanın çok uzağındadır ama, oyunu gelişmiş Batılı ülkelerinin koyduğu kural ve standartlara göre oynayan çok gelişmir bir medyaya sahiptir." T.Ilgaz Önsözden
"Nihayet bu medya, siyasetin alabildiğine geniş ve kirli "alan"ını, muhteşem bir işbirliği (hatta suçortaklığı) bağlamında, ülkenin tek ve değişmez gündem maddesi yapabilmektedir." T.Ilgaz Önsözden
"Oysa, gelgeç olaylara önem atfederek, o değerli zamanı boşlukla, hiçle ya da hemen hemen hiçle doldurmak suretiyle, yurttaşın demokratik haklarını kullanmak için sahip olması gereken ve asıl önem taşıyan enformasyonlar dışlanırlar." Burası önemli : S.20
"Hiç bir şey, gerçekliği bütün sıradanlığı içinde hissettirmekten zor değildir." S20
"Televizyon, hızlandırılmış hızda düşündükleri varsayılan düşünürlere söz vermek suretiyle, kendini yalnızca birtakım fast-thinker'lara gölgelerinden daha gızlı düşünen düşünürlere mahkum etmiyor mu ?"S30
"Televizyon, pek az özerkliği olan ve gazeteciler arasındaki toplumsal ilişkilerden, saçmalık derecesindeki acımasız, azgın rekabet ilişkilerinden kaynaklanan bir dizi baskıların ağırlığı altındaki bir iletişim aygıtıdır."S.44
"Kendisine özerkliği sağlayan özgürlükleri ve eleştirel erkleri kullandığı durumlar dışında, basın özellikle de görüntüsel (ve tecimsel) basın, bizzat hesaba katmak zorunda olduğu kamuoyu yoklamasıyla aynı doğrultuda hareket eder." S.82
"Yargısal alan, olduğunu sandığı şey, yani siyasalın ya da ekonominin zorunluluklarıyla her türden uzlaşmadan arınmış bir evren değildir. (bakınız adam bunu Fransa'da söylüyor. Varın memleketimin yargısal alanını siz belirleyin !) Ama kendini öyleymiş gibi kabul ettirmeyi başarmakta oluşu, tümüyle gerçek olan toplumsal etkiler yaratmasına ve öncelikle de bu etkileri, mesleği hukuku uygulamak olanlar üzerinde yaratmasına yardımcı olmaktadır."S.92
SON NOT (SORU) : Çevirmenimizin yazdığı harika önsöze karşın çeviride sıkça kullandığı "dendikte" sözcüğünün ne olduğunu (pek çok kamus didiklememe karşın) bulamadım.

25 Ağustos 2017 Cuma

"Nebraska" İşte Macera Dolu Amerika !

   Siyah Beyaz (kendi adıma hiç şikayetçi olmadım, bilakis pek bir hoşuma gitti).
   Başrolde 81 yaşındaki Brusdörn (sağlam oynamış (o sarsak yürüyüşler falan)), yardımcı rollerin hiçbirini tanımıyorum.
   Hiç bir aksiyon yok (dövüş sahnelerine bayıldım). Hele holivut klişeleri hiç yok.
   Müzikler güzel.
   Senaryo usul usul akıyor, heyecanlı dönüşler, meraklı beklemeler, trajik sonlar yok.
   Yönetmen Bay Peyn; daha önce de yaptığı (sürüden ayrı) işlerle (Descendants, About Schmit) kendini göstermiş bir insankişisi.   
   Son dönemde izlediğim, hayatı olduğu gibi yansıtan tek holivut filmidir.
   Uyduruk bir piyangodan; kolpa olduğunu altı yaş üzeri, 70 yaş altı her okumuş yazmış kişinin ayabileceği, bir milyon dolarının kendini beklediğini zanneden vuudigrent (- Alzheimer değil ama insanların her dediğine inanıyor. - Daha kötü !), yürüye yürüye paracıklarını almaya hallenir. Konu budur.
   Paranın insanlarda yarattığı değişim. Artık sona yaklaşmış bir kişinin haleti ruhiyesi (ölecek gibi dururken, kaybolan bileti aramak için birden hallenişi, gıcır kamyoneti sürerken oğlunun gizlenmesini istemesi). Akbaba akrabalar. Humorlu bir anne (en güldüğüm sahnenin lambası da şuracıkta). İnsanlararası iletişim. Ebeveynlerin sırları. Bunlar ve hayata dair diğer şeyler sıkıcı ortaamerika (her çekim (siyahbeyazlıktan mı dedim kendime. Yok değil) sanki bir fotoğraf karesi) dekoru önünde yavaş yavaş yediriliyor sinefile.
   Uzun da (1s55d). Bir yerlere yetişme gayreti içindeyseniz, eğlenmek için izliyorsanız muhtemelen sıkılacaksınız. Ama vakit, gaile kaygınız yoksa; iyi sinemayı seviyorsanız hoşunuza gidecektir.
   Filmin sonlarına doğru "hımmm, sıkılıyormuyum neyim ?" diye kendime sorduğum oldu. Ama film bitince ertesi günü bu yazıyı yazarken lambalarına bir göz gezdirdim, "iyi filmmiş" diye söylendim kendime. 

18 Ağustos 2017 Cuma

"Dünya Ağrısı" Ayfer Tunç'tan Güncel Zebercet.

   Şu yaşıma kadar okuduğum en karamsar/en okuması çaba gerektiren Ayfer Tunç romanıdır.
   Babasından kalan bir oteli en diplerde sürüklemeye çalışan (aslında tüm hayatını diplerde sürüklemeye çalışan) Mürşit, Madenci diye çağırdığı bir otel mukimiyle ahbaplık kurar.
   İlk 100 sayfada Yusuf Atılgan'ın "Anayurt Oteli" aklıma düştü. Hatta Mürşit'i gözümde Macit Koper olarak canlandırdım. Sonra kitabın biryerlerinde Mürşit'in aynı filmi izleyince içinin daraldığını ("İnsan yerdiğini yaşamadan ölmezmiş" derdi bir güzel ablam) ama yıllar sonra benzer çukurlara savrulduğunu okuyunca (amma uzun cümle olacak !) "hımm" dedim "bu başka türlü birşey".
   Hakikaten de başka türlü bir şey.
   Okudukça hafakanlar bastı. Altı üstü çizilecek aforizmalar, küçük kasaba yaşantısı hakkında şükela tespitler, yaran diyaloglar olmasına karşın içimde beliren defresif hissiyat, okuma dışında hiç bir eyleme izin vermedi. 
   Mürşit'i yakalayıp kıçını kızılcık sopasıyla hırpalama hissine engel olamadım. Evet, kardişim ! "insan bir uçurumdur", aşkı bulamamışsın, tatminsizliklerin var, tespitlerinde haklısın ama başka insanları kendi mutsuzluğuna çekmenin ne anlamı var. Yaşamaya korkuyorsun, istemiyorsun, ölmeye cesaretin yok. Hayır, iyi bir roman olmasına karşın tekrar okuyacağım bir A.T. romanı değil.
   Kendinizi iyi hissetmek için okuyorsanız uzak durun. Ama manik-depresyonun "manik" evresindeyseniz okunur. 

17 Ağustos 2017 Perşembe

"Shot Caller" ABD'de Kırmızı Işıkta Geçmenin Anüse Zararları.

 
   Beyaz yakalı Jakop, kırmızı ışıkta geçince arka koltukta oturan arkadaşı ölür. Jakop hapse girer olaylar gelişir.
   İki kanallı olarak gelişen filmimiz; temelde bir insanın dışsal koşulların etkisiyle nasıl değiştiğini göstermekle birlikte, ABD hukuk ve cezalandırma sistemine de eleştiriler getiriyorken, iç hesaplaşmalara giriyor, aile müessesesine odaklanıyor, suç dünyasına içten bir bakış yöneltiyor, izleyicinin destrodosunu tatmin için mebzul miktarda şiddet gösteriyor, düz sinefilin dikkatini düşürmemek için üst aksiyon senaryosunu seriyor, düğümlüyor, bağlıyor, temel senaryoyu ise arkaplanda işliyor (hımm iki saate ne çok şey sığdırmış yav).
   Senaristin gözünden bakıldığında kırmızı ışıkta geçenlerin ve azılı suçluların aynı tesiste ceza çekmeleri, mahkumların ya kurban ya avcı rollerinden birini seçmelerini gerektiriyor. Nereden bakarsanız akla aykırı. Başrolümüzün ise tipik bir beyaz yakalı amerikan rüyasından aşırı faşist (sanki ılımlısı varmış gibi) çete liderliğine evrimini görmek çok ilginç.
   Her neyse : iki saat boyunca canım sıkılmadı ve bittiğinde aklımda kalan sadece başlıktaki cümleydi. İzlenmese de olur.